SECCADE
Mahallenin çapkın imamı ayarladığı kadını caminin kuytu bir köşesine atmış. Namaz vakti olmadığı halde camiye gelen cemaatten biri imamı iş üstünde yakalamış. "Allah belanı versin!.. Hem de camide!.. Utanmaz, arlanmaz!.." diye saydırmaya başlamış.
Pişkin imam hiç pozisyonunu bozmadan adama ters ters bakmış: "Şu işimi bitireyim, ben sana gösteririm ayakkabıyla seccadeye basmayı!.." demiş.
KADI EFENDİ
Tek oğlu bulunan varlıklı bir çiftçi yaşlanıp yatağa düşmüş ve oğluna vasiyetini söylemiş:
- Yatağın altında, içi altın dolu iki tane kese var. Bunlardan biri senin, diğerini de memleketin en büyük eşkiyasını bulup ona vereceksin. Sebebini sorma, vasiyetim böyledir!..
Yaşlı adam bir kaç gün sonra ölmüş. Oğlu, memleketin en büyük eşkiyasını bulmak için ülkeyi dolaşmaya başlamış. Fakat nereye gitse, hangi eşkiyayı sorsa, ondan daha da namlısı, kanlısı, belalısı olduğunu öğrenmiş ve bu şekilde aylarca dolaşmış.
Nihayet, ülkenin yol vermez dağlarla çevrili bir köşesinde öyle bir eşkiyanın adını işitmiş ki: Allah böylelerinin şerrinden saklasın, köylüler korkularından ismini bile fısıldayarak söylermiş. Hükmettiği dağların yamaçları onun öldürdüğü insanların cesetleriyle doluymuş.
Bizim delikanlı Yedi dağın eşkiyası'nın namını dinleyince "Bundan daha canavarı olamaz'' deyip, eşkiyanın yaşadığı en büyük dağa doğru yola çıkmış.
Kışın ortasında dağa vardığında eşkiyanın adamları "Tek başına bu dağda ne gezersin bre ahmak?" diyerek delikanlıyı esir almışlar.
Delikanlı "Ağanıza bir hediye getirdim" deyince onu yedi dağın eşkiyasının karşısına çıkarmışlar.
Eşkiya hakikaten dedikleri kadar varmış. Delikanlı cesaretini toplayıp babasının vasiyetini anlatmış ve koynundan kesenin birini çıkarıp yedi dağın eşkıyasına uzatmış:
- Ağam, bunu size vermezsem babam mezarında rahat yatmaz, lütfen kabul edin
O namlı eşkıyanın yüzünde babacan bir ifade belirmiş:
- Sevdim seni evlat!.. Safsın, temizsin, dünyadan haberin yok. Benim namım bu dağları sarmıştır, lakin memlekette benden büyük bir eşkiya daha bulunur. Biz eşkiya da olsak, hak etmediğimiz mala el sürmeyiz. Sen şimdi geldiğin yoldan dön, şehre var. Gidip kadı efendiyi bul. Memleketin en büyük eşkiyası odur. Selamımı söyle, bu keseyi ona ver!..
Sonra adamlarına emretmiş:
- Bu yiğidi, başına bir iş gelmeden düze indirin, şehir yolunda bırakın..
Delikanlı şehre inmiş kadı efendinin konağına varmış, başından geçenleri anlatmış:
- İşte böyle kadı efendi. Bu keseyi hak eden sizmişsiniz, ben de eğer kabul ederseniz size takdime geldim.
Kadı efendi yerinden fırlamış:
- Vay ahlâksız eşkiya!.. Hakkımızda neler demiş. Be hey Allah'tan korkmaz kul, sen ne yüzle bana haram para teklif edersin? Şimdi yatırayım mi seni kırbaç altına?
- Efendim ben de anlatılanlara uydum, ne yapacağımı bilmez haldeyim. Bana acıyın.
Kadı efendi, gözünü uzaklara dikip biraz düşünmüş, sonra kara kaplıyı açıp sakalını sıvazlamış:
- Şimdi bir din ve devlet temsilcisinin böyle açıktan para kabul etmesi hem kanun-u âliye, hem de Allah rızasına münasip olmayıp, alan da veren de bu âlemde ve mahşerde suçlu durumuna düşer. Lakin eğer aramızda bir ticari akit tanzim eder ve sen bana bu bir kese altını bir alışveriş neticesinde takdim eyler isen, ben dahi bunu senden bir hizmet karşılığı alır isem, şer'an caiz olup başkaca bir işlem yapılması gerekmez. Yani, kısacası, ben bu altınlar karşılığı sana bir şey satacağım?
- Ne satacaksınız kadı hazretleri?
Kadı efendi, elini uzatıp pencerenin dışını göstermiş:
- Bak bu dışardaki bahçe ve civarındaki cümle arazi bana aittir. Şimdi bak bakalım, ne görüyorsun bu arazinin üzerinde?
- Kar, her yeri bembeyaz kar kaplamış.
- Pek güzeeel.. İşte ben bu arazideki karları sana satacağım, sen de bir kese altın karşılığı aldığını beyan eden bir belge imzalayacaksın, böylece alışveriş tamam olacak.
Altınlardan bir an önce kurtulmak isteyen genç adam, "Efendim aklınızla bin yaşayın" demiş ve teklifi kabul etmiş. İmzalar atılmış. Altın kesesini kadı efendiye vermiş ve huzur içinde oradan ayrılmış.
Memlekete gitmeden önce bir handa geceleyip hem karnını doyurmayı hem de biraz dinlenmeyi düşünmüş.
Handa horul horul uyurken, sabaha karşı kadının emrindeki zaptiyeler kapıyı yumruklamışlar.
- Kalk hele, kadı efendi seni görmek ister, davası varmış.
Genç adam, "Ne davası ola ki?" dese de yaka paça kadının huzuruna çıkarmışlar.Bir de bakmış ki, kadı efendi hiddet içinde. Daha, "Selamün aleyküm" diyemeden kadı efendi bağırmış:
- Be hey utanmaz, arlanmaz, eşkiya kılıklı işgalci. Bre biz seninle dün akşam arazimdeki karları satın aldığına dair mukavele imzalamadık mı?
- İmzaladık kadı efendi, ben de karşılığını size takdim ettim.
- Sus!.. Bak bakayım dışarıya, ne var arazimin üzerinde?
- Ne olacak, kar var. Tıpkı dünkü gibi.
- Mel'un, hala konuşuyor!.. Dün sen bu karları benden satın almadın mı.? O halde senin karların ne hakla benim arazimi işgal ederler.? Şimdi bu işgal, kanun dairesine ve de hâk rızasına uygun mudur.? Derhal kaldır o karları benim arazimden, yoksa, vallahi acımam, seni işgalcilikten hapse attırırım!..
- Aman efendim, dönümler dolusu karı ben nasıl kaldırayım?
- Onu, arazimi işgal etmeden önce düşünseydin!..
Delikanlı yine yalvarmış:
- Efendim, ocağınıza düştüm, yok mudur bu işin de kitaba uygun bir hal yolu?
Kadı, kara kaplıyı tekrar açmış, bir müddet mırıldanarak okuduktan sonra:
- Vardır!.. Şimdi, arazi sahibi ve davacı olan ben ile, davalı sıfatı ile sen arasında, arazimi işgal bedeli karşılığında, benim de rızam ile bir kese altın karşılığı işbu karları burada tutmaya iznim olduğunu belirtir bir mukavele imzalarsak, bu husus kanun ve nizama uygun bir şekilde hale kavuşur. Yanii, sen bana öbür kese altını da işgaliye bedeli olarak vereceksin.
Bizim genç adam öbür kese altını da vermiş, gereken evrakları imzalamış, konaktan çıkıp temiz havaya kavuştuğunda, dağlara bakıp bağırmış:
- Hey gidi yedi dağın efesi hey!.. Sen haklıymışsın. Daha büyük eşkiyalar da varmış. Senin açık açık yaptığın eşkiyalık, bunların kanunla yaptığı eşkiyalığın yanında nedir ki?
İşi kitabına uyduran vicdansız ve namussuzlardan, Adalet binasını ele geçirmiş Kravatlı çetelerden, Vatansever görünen hainlerden, Müslüman görünen kafirlerden Allah hepimizi korusun.
Amin.
MÜDÜR
İki eski dost dertleşiyorlarmış:
- Ah dostum ah!.. O kadar okuyup dirsek çürüttüm. Sonunda elektronik mühendisi oldum. Ama bir bankaya müdür olarak atadılar. Ben ekonomist değilim ki; ne anlarım bankadan.
Öbürü gülmüş:
- O da bir şey mi azizim? Ben de inşaat mühendisiyim. Ama bir hastaneye müdür olarak atadılar. Ben doktor değilim ki; ne anlarım hastaneden.
ACEMİ NALBANT
Osmanlı döneminde Rum asıllı zengin bir tüccar eşeğini nallatmak istemiş. Tüccarın iyi para vereceğini öğrenen biri, çıkmış ortaya:
- Ben nalbantım!..
- Tamam gel, eşeği nalla.
Adam, tüccardan daha fazla para alabilmek için kendini naza çekmiş:
- İyi de dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Ben eşeği nasıl nallayacağım?
Eşeği için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan tüccar, ahıra kurdurduğu sobayı yaktırmış. Ve demiş ki:
- İsteğinden daha çok para veririm. Yeter ki şu eşeğimi nalla!
Hayatında hiç eşek nallamayan adam, eşeğin yularını sobanın borusuna bağlamış. Eşeğin ayağından tutmuş. Nal çakmaya başlamış. Canı yanan hayvan elinden kaçınca, soba devrilmiş. Ve ahırda yangın çıkmış. Bu yüzden Muğlalıların, güzel bir deyimi vardır. "Acemi nalbant, cavur eşeğinde öğrenir." derler.
PİNPİRİKLİ
Ruslarla Ukrayalıların kapışması beni iyice pinpirikli yaptı. Kimi görsem ya Rus, ya da Ukrayna casusu sanıyorum.
Fırına girdim, bir ekmek aldım. Parayı verdim ve hızla dışarı çıktım. Fırıncının peşimden geldiğini görünce; koşmaya başladım. Bana yetişmek için o da koşmaya başladı.
Nefes nefese kalınca, "Allah aşkına dur abi!.." diye bağırdı. "Ne oldu?" diye sordum. "Paranızın üstünü alın." diyerek, onbeş lira verdi.
KELESLİ
Bursa'ya gelen bir Kelesli, Dikkaldırım'a gidecekmiş. Bir taksi durdurmuş: "Dikgaldırıma gıda götüve." diye seslenmiş. Taksici ters ters bakmış ve gazlayıp gitmiş.
Giden taksinin peşinden şaşkın şaşkın bakan Kelesli, bir taksi daha durdurmuş: "Dikgaldırıma gıda götüve gali." demiş. Taksici de "Yaşından başından utan amca!.." diyerek gazlayıp gitmiş.
Kelesli çok sinirlenmiş: "Yettiniz ülen gali!.. Götüvemezseniz gütüvemen len!.. Ben de halk otobüsünnen gitmezsem bana da Deli İbram demesinler!.." diye bağırmış.
BESMELE
Gece yatakta Nasrettin Hoca'ya karısı sitem etmiş:
- Sen benim yüzüme bakarak, sadece besmele çekiyorsun.
- Eee ne olmuş ki?
- Halbuki imam efendi karısının yüzüne bakınca Yasin-i Şerif okuyormuş.
Nasrettin Hoca gülmüş:
- Senin yüzün o kadar güzel olsa; ben hatim bile indiririm.
SUÇ ATMAK
Şeytan oğlunu gezdiriyormuş:
- Bak oğlum, burası dünya. Görmüş olduğun düzlük ovadır. Yüksek yerlere de dağ denir.
- Peki baba, şu her tarafı su olan yer nedir?
- Ona deniz denir oğlum.
- Toprağın üstünde dik duran şu şeyler nedir baba?
- Onlara ağaç denir oğlum.
- Peki o ağaçların üstünde uçup ses çıkaran şeyler nedir?
- Onlara da kuş denir.
Tam o sırada iki insan görmüşler. Çocuk yine sormuş:
- Baba, bunlar nedir?
Şeytan telaşa kapılmış ve demiş ki:
- Onlara insan denir oğlum!..
Ve çocuğunu kucağına aldığı gibi, kaçmaya başlamış. Çocuk merak etmiş:
- Baba biz niye kaçıyoruz?
- İnsanlardan uzak olmak için.
- İnsanlar çok mu tehlikeli?
- Ah oğlum ah!.. İnsanlar öyle çok tehlikelidir ki: Her haltı yerler. Sonra da "Şeytana uyduk." diyerek, suçu bizim üstümüze atarlar.
Zeki Çalar
22 Şubat 2021
DÖVMECİ USTASI
Yiğitliğin ne demek olduğunu bilmediği halde, kendini yiğit sanan biri, dövmeci ustasının yanına gidip dedi ki:
- Usta, bana bir döğme yap; fakat canımı acıtma!..
Dövmeci ustası sordu:
- Söyle yiğidim; ne resmi döveyim?
- Bir kükremiş aslan resmi döv. Talihim aslandır, onun için aslan resmi olsun. Gayret et, dövmeyi adamakıllı yap.
- Vücudunun neresine döveyim?
- İki omzumun arasına.
Dövmeci ustası, iğneyi saplamaya başlayınca canı yanan kendini yiğit sanan kişi, acıyla bağırdı:
- Aman usta, beni öldürdün gitti. Ne yapıyorsun?
Dövmeci ustası umursamaz bir tavırla yanıt verdi:
- Aslan yap dedin ya.
Kendini yiğit sanan kişi sordu:
- Neresinden başladın?
- Kuyruğundan.
Kendini yiğit sanan kişi dedi ki:
- Aman iki gözüm, bırak kuyruğunu. Aslanın kuyruğu ile kuyruk sokumum sızladı, nefesim kesildi, boğazım tıkandı. Aslan, varsın kuyruksuz olsun. İğne yarasından yüreğime fenalık geldi, bayılacağım.
Dövmeci ustası, kendini yiğit sanan kişiyi kayırmadan, merhametsizce aslanın bir başka tarafını dövmeye başladı. Kendini yiğit sanan kişi yine can acısıyla sordu:
- Burası neresi?
- Kulağı.
- Bırak, kulaksız olsun. Orasını da yapma.
Dövmeci ustası, bu sefer başka bir yerine başlayınca kendini yiğit sanan kişi yine feryat etti:
- Bu üçüncü iğne de neresini dövüyor?
- Azizim, karnı dövüyor.
- Fena acıyor, iğneyi bu kadar çok batırma, bırak, karınsız olsun!..
İyice şaşıran dövmeci ustası iğneyi yere atıp, öfkeyle bağırdı:
- Bu alemde hiçbir yiğit böyle bir hale düştü mü ki? Kuyruksuz, başsız, karınsız aslanı kim gördü? Allah bile böyle bir aslan yaratmamıştır!..
KAZ YOLMAK
Padişahın biri "Halkım nasıl yaşıyor, nasıl geçiniyor, ne gibi sıkıntıları var acaba?" merak edermiş. Bir gün veziriyle birlikte kılık değiştiren padişah, halkın arasında dolaşmaya başlamış. Gezi sırasında bir köye gelmişler. Küçük, şirin bir evin önünde oturmuş, örgü ören bir genç kız görmüşler. Padişah kızın yanına yaklaşıp sormuş:
- Merhaba kızım. Baban evde mi?
Kız yanıt vermiş:
- Babam evde yok! Azı çok etmeye gitti.
- Annen evde mi?
- Annem de evde yok! O da biri iki etmeye gitti.
- Kızım eviniz çok güzel ama bacası eğri.
- Bacası eğridir ama dumanı doğru tüter.
- Sana bir kaz yollasam yolar mısın?
- İzninizle en ince tüylerine kadar yolarım!
- Öyleyse selametle kal kızım.
Kıza veda eden padişah, veziriyle tekrar yola koyulmuş.
Saraya varınca padişah vezirine sormuş:
- Kız ile ne konuştuğumuzu anladın mı?
Vezir ne diyeceğini bilememiş:
- Doğruyu söylemek gerekirse anlamadım padişahım.
- O halde tez vakitte git öğren!.. Yoksa seni vezirlikten azlederim!..
Vezir telaşla fırlamış. "Nasıl öğrenirim?" diye düşünürken, "En iyisi ilk ağızdan bilgi almak!.." deyip, gitmiş padişahın konuştuğu kızı bulup demiş ki:
- Aman kız, hanım kız!... Biz bu gün yanımda biriyle senin yanına gelmiştik. Yanımdaki kişi seninle sohbet etmişti. O sohbette konuştuklarınız ne anlama geliyordu? Onları bana bir deyiver. Dile benden ne dilersen.
Kız bir istekte bulunmuş:
- Konuştularımızı açıklarım ama, her cevap için on altın isterim.
Vezir kabul etmiş. Kız anlatmaya başlamış:
- O amca bana babamı sorduğunda "Azı çok etmeye gitti" demekle; babamın çiftçi olduğunu, tarlaya tohum ekmeye gittiğini anlatmak istedim.
Vezir on altını vermiş, kız devam etmiş:
- O amca annemi sorduğunda "Annem biri iki etmeye gitti" demekle; annemin ebe olduğunu, doğum yaptırmaya gittiğini anlatmak istedim.
Kız vezirden on altın daha alıp devam etmiş: - Amca "Eviniz çok güzel ama bacası eğri" demekle; benim güzel olduğumu ama gözelerimin şaşı olduğunu söyledi. Ben de "Bacası eğridir ama dumanı doğru tüter" diyerek; şaşıyım ama gözlerim iyi görür demek istedim.
Vezir kıza on altın daha verip, hemen atılmış:
- Peki ya "Sana bir kaz yollasam yolar mısın?" ne demek?
Kız gülümseyerek demiş ki:
- O kazı da siz düşünün efendim!..
DÜELLO
Sevgilisi Fadime'yi Dursun'la aynı yatakta yakalayan Temel, hemen silahını almış demiş ki:
- Ula Tursun, madem Fadimeyi seviyorsun, onu benden erkek gibi al!.. Seni düelloya davet ediyorum!..
Dursun kabul etmiş ve düello için ikisi birlikte yan odaya girip kapıyı kapatmışlar. Dursun fısıldıyarak demiş ki:
- Ula Temel, ikimizin de boşu boşuna ölmesine gerek yok.
Kafasını kaşıyan Temel sormuş:
- Ne diyorsun Tursun, ne yapalım?
- İkimiz de havaya ateş edelim, sonra da ölmüş gibi yere yatalım, Fadime hangimizin yanına koşarsa en çok sevdiği odur.
Bu fikir Temelin aklına yatmış. İkisi de havaya bir el ateş edip, hemen ölmüş gibi kendilerini yere atmışlar.
İki el silah sesi duyan Fadime koşarak içeri girmiş, yerde yatan Temel ile Dursun'u görünce, gardıropta saklanan İdris'e seslenmiş:
- Çıkabilirsin sevgilim, ikisi de öldü!..
TERS
Temel televizyon tamiri yaparken, 669 numaralı parçanın bozuk olduğunu tesbit etmiş. Hemen bir gönderi yazmış ve ilgili firmanın yedek parça servisinden o parçayı istemiş.
İstediği parçanın yerine 699 numaralı parça gelince, Temel çok sinirlenmiş ve "İşinizi ciddiyetle yapın" diye bir not ekleyerek paketi geri göndermiş.
Bir hafta sonra dört kelimelik bir notla aynı paket geri gelmiş:
- Lütfen paketi ters çevirin!..
GÜNAH
Eskiden adamın biri oğlunu medresede okutmuş. Çocuk hoca olmuş vaaz vermeye başlamış. Bir gün çalışmak için tarlaya gitmişler. Tarlada çalışırken adamın çişi gelmiş tam işeyecek, oğlu demiş ki:
- Baba, doğuya işeme günah!
Bunun üzerine adam batıya dönmüş, çocuk yine müdahale etmiş:
- Baba batıya işeme günah!
Adam kuzeye dönmüş, çocuk yine engel olmuş:
- Baba kuzeye işeme günah!
Adam bu sefer güneye dönmüş çocuk yine seslenmiş:
- Baba güneye işeme günah!
"Hay seni okutan hocanın!.." diyen adam sırtüstü yatıp öyle işemiş.
ÖFKE
Hintli bir bilge öğrencileri ile gezinirken, Ganj nehri kenarında birbirlerine öfkeyle bağıran karı kocayı görünce, öğrencilerine dönüp sormuş:
- İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?
Öğrencilerden biri cevap vermiş:
- Çünkü sükûnetimizi kaybederiz.
Bilge yine sormuş:
- Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış:
- İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.
Öğrencilerini düşünceye sevkeden bilge tekrar sormuş:
- Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur?
Öğrencilerinin sessiz kaldığını gören bilge kendi sorusunu kendisi yanıtlamış:
- İki insan birbirini sevdiğinde, birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar. Çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır.
Öğrenciler düşünürken yine sormuş:
- Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur?
Ve bu soruyu da kendisi yanıtlamış:
- Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.
Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.
BENİ TANIYOR MUSUNUZ?
Bir davada tanıklık etmesi için kürsüye yaşlı bir teyzeyi çağırmışlar. Kadın yerine oturmuş ve davalının avukatı kadına sormuş:
- Ayşe Hanım, beni tanıyor musunuz?
Yaşlı teyze cevap vermiş:
- Ah evet Avukat Bey sizi çocukluğunuzdan beri tanıyorum. Siz taa o zamanlar bile aileniz için tam bir baş belasıydınız. Sürekli yalan söylüyorsunuz, karınızı komşunuzla aldatıyorsunuz, en yakınım dediğiniz insanların arkasından konuşuyorsunuz, 2 lira fazla kazanmak için siz herkesi satarsınız.
Davalının avukatı başta olmak üzere mahkeme salonunda bulunan herkes şok olmuş. Davalının avukatı ne yapacagını bilemez bir halde kadına tekrar sormuş:
- Peki Ayşe Hanım, ya karşı tarafın avukatını tanıyor musunuz?
- Elbette tanıyorum. Çocukluğunda ona dadılık yapmıstım. Tembel, ödlek ve alkolik adamın tekidir. Etrafında bir tek dostu yoktur ve herkes onun hala geceleri altına kaçırdıgını söylüyor.
Bu sözler üzerine, mahkeme solonunu bir uğultu kaplamış. Kürsüye tak tak tak vurup herkesi susturan hakim, her iki tarafın avukatını da kürsüye çağırmış ve kulaklarına fısıldıyarak tehdit etmiş:
- Eğer bu kadına beni tanıyıp tanımadığını sorarsanız; vallahi de billahi de ikinizi de harcarım!..
ARTIK KAFAMA TAKMIYORUM
İshal olan Temel, hastaneye kaldırılmış. Acil servisteki nöbetçi Doktor, kısa bir muayeneden sonra, hastabakıcıya talimatını vermiş:
- Hastamız şiddetli ishal, kendisini tekerlekli sandalyeye oturt ve hemen İç Hastalıkları Servisine götür.
Hastabakıcı Temel'i tekerlekli sandalyeye koymuş, ama yanlışlıkla koridorun sonundaki psikiyatri servisine bırakmış. Aradan birkaç gün geçmiş. İlk teşhisi koyan doktor, Temel'i psikiyatri servisinde görünce şaşırmış:
- Yahu sen ishaldin, ne arıyorsun psikiyatri servisinde?
- Ne bileyim, sizin hastabakıcı buraya getirdi da!..
- Peki ishal durumun nasıl?
- Aynen eskisi gibi ama...
- Aması ne?
- Artık kafama takmıyorum!..
İNGİLTERE GEZİSİ
İngiltere'yi gezmek isteyen Temel, İngilizce bilmediğinden arkadaşı Dursun'a sormuş:
- Ula Tursun, İngiltere'ye cidince onlarla nasıl anlaşacağum da?
Dursun Temel'e akıl vermiş:
- Bak uşağım, konuştiğun her cümlenin sonuna "ing" koy, onlar senin ne demek istediğuni anlarlar.
Temel İngiltere'ye gitmiş ve soluğu bir cafede almış. Dursun'un verdiği aklı uygulamak isteyen Temel, garsonu çağırmış:
- Sen bana bir çay getirebiling?
Bunu duyan garson, çayı hemen getirmiş.
Temel garsona sormuş:
- Bak, ben ne güzel ingilizce konuşuyoring değiling?
Garson cevabı yapıştırmış:
- Ben Türk olmaying, sen nah içerdin çaying!..
DİKTATÖR
Diktatörün biri, çok önemli bir konuşma yapacakmış. Halk şehir meydanında toplanmış. Diktatör kürsüye çıkmış, mikrofon başına gelmiş, tam ağzını açacakken bir ses duyulmuş:
- Hapşuuu!..
Diktatör sormuş:
- Kim hapşırdı?
Cevap alamayınca, muhafız kıtasına emir vermiş:
- Ön sırayı kurşuna dizin!..
Ön sıradakiler yaylım ateşine tutulmuşlar. Diktatör yine sormuş:
- Kim hapşırdı?
Yine cevap yok. Yine yaylım ateş. Bir süre bu böyle devam etmiş. İlk on beş sıradakilerin hepsi ölmüş. Aynı soruyu on altıncı sıradakilere sorunca; çelimsiz bir adam yerinden kalkıp, boynunu bükmüş:
- Ben hapşırdım sayın başkanım!..
Diktatör korkudan tir tir titreyen adama bakmış; aradığını bulmanın rahatlığı içinde bağırmış:
- Çok yaşa!..
GALATA KULESİ
Adamın biri olmaz bir iş için dilekte bulunmuş ve demiş ki;
- Yüce Allahım. Bu işim olursa Galata Kulesine sırtımda eşek çıkartacağım!..
İşi olmuş, adak sözünü yerine getirmek lazım. Almış eşeği gelmiş Galata kulesine. Bir eşeğe bakmış, bir kuleye, ama gözü yememiş. İlerde oturan Bektaşi babasının yanına varmış "Baba erenler bana bir akıl ver." demiş ve olayı anlatmış. Bektaşi babası sormuş:
- İçki içer misin?
- Haşa!.. Ömrümde ağzıma sürmedim!..
- Tütün içer misin?
- Haşa!..
- Kumar oynar mısın?
- Haşa!..
- Zamparalık, hovardalık yapar mısın?
- Haşa!..
Adam ona haşa, buna haşa deyince Bektaşi babası biraz düşünmüş ve demiş ki:
- Bak evladım, sen eşeği boşuna yorma, Galata Kulesine kendin çık yeter!..
TAVA
Temel'e sormuşlar:
- Dünyada ne olmak en güzel şey?
Temel yanıt vermiş:
- Tava!..
Nedenini sormuslar, Temel bilgece konuşmuş:
- İçinde sürekli yiyecek bir şeyler var, yani karnın hep tok... Altın sürekli sıcak... Sapın da devamlı dik ve sürekli bir kadının elinde!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
MÜZİK
Kulaklarımıza hoş gelen ölçülü ve uyumlu seslere müzik denir. Saz, keman, cümbüş, darbuka, klarnet ve piyano vs gibi ögelere de müzik aleti denir. Müzik aletlerinin uyumuyla şarkı veya türkü söyleyen kişiye ses sanatçısı denir.
Eskiden şarkılar ve türküler plaklara kaydediliyor, gramofonlarla dinleniyordu. Sonra da plak çalan pikaplar piyasaya çıktı. Daha sonra teyplerle dinlenebilen kaset devri başladı. En sonunda CD ve MP3 furyası başlayınca kasetlerin papucu dama atıldı. Teknoloji gelişince müzik aletlerini taklit eden orglar çıktı. Cep telefonuyla bile kaliteli videolar çekilmeye başladı.
Ünlü bir ses sanatçısı olmanın yolu tesadüflere bağlıydı. Siz inşaatta harç kararken, tuğla taşırken, demir bağlarken türkü veya şarkı söylersiniz. Sesiniz ne kadar güzel olursa olsun; bir müzik yapımcısının dikkatini çekerseniz ünlü oluyordunuz. Bu da Milli Piyango'da büyük ikramiyenin size çıkması gibi bir şeydi.
Günümüzde ise ünlü bir ses sanatçısı olmanın yolu YouTube'dan geçiyor. Kendinizi şarkı, türkü söylerken videoya çekiyorsunuz ve YouTube'a yüklüyorsunuz. İzlenme sayısında patlama olursa: Ünlü oluyorsunuz.
Düğünlerde şarkı, türkü ve oyun havaları çalan piyanist şantörler bile YouTube sayesinde dünya çapında tanınır oldu.
Ne yazık ki sağlığında değeri bilinmeyen bazı ses sanatçılarımız vefat ettikten sonra YouTube sayesinde ünlü oldu.
Şimdi gelelim esas konuya: Sesiniz çok güzel. Söylediğiniz şarkı veya türkü de güzel. Ama teknik açıdan zayıfsa: Yaptığınız videonun müziği kulakları tırmalar.
Bazı şarkılar, türküler ve onlara ses veren sanatçılar vardır. Bunlar zaman geçtikçe yıllanmış şarap gibi değerlenir. Ama o eserler zamanla aşınır ve o sesi dinlemek zor olur.
Aşınmış eserleri teknik açıdan düzeltmek mümkündür.
İşte bu YouTube kanalı aşınmış eserlerin ses izlerini aslına sadık kalarak onarmaktadır.
Bu YouTube kanalının işi: Kötü olanı iyi, iyi olanı daha iyi, güzel olanı daha güzel yapmaktır.
Teknik açıdan en kaliteli müziği dinlemek, en kaliteli sinema filmini izlemek isterseniz: Lütfen YouTube kanalıma abone olunuz.
Eskiden şarkılar ve türküler plaklara kaydediliyor, gramofonlarla dinleniyordu. Sonra da plak çalan pikaplar piyasaya çıktı. Daha sonra teyplerle dinlenebilen kaset devri başladı. En sonunda CD ve MP3 furyası başlayınca kasetlerin papucu dama atıldı. Teknoloji gelişince müzik aletlerini taklit eden orglar çıktı. Cep telefonuyla bile kaliteli videolar çekilmeye başladı.
Ünlü bir ses sanatçısı olmanın yolu tesadüflere bağlıydı. Siz inşaatta harç kararken, tuğla taşırken, demir bağlarken türkü veya şarkı söylersiniz. Sesiniz ne kadar güzel olursa olsun; bir müzik yapımcısının dikkatini çekerseniz ünlü oluyordunuz. Bu da Milli Piyango'da büyük ikramiyenin size çıkması gibi bir şeydi.
Günümüzde ise ünlü bir ses sanatçısı olmanın yolu YouTube'dan geçiyor. Kendinizi şarkı, türkü söylerken videoya çekiyorsunuz ve YouTube'a yüklüyorsunuz. İzlenme sayısında patlama olursa: Ünlü oluyorsunuz.
Düğünlerde şarkı, türkü ve oyun havaları çalan piyanist şantörler bile YouTube sayesinde dünya çapında tanınır oldu.
Ne yazık ki sağlığında değeri bilinmeyen bazı ses sanatçılarımız vefat ettikten sonra YouTube sayesinde ünlü oldu.
Şimdi gelelim esas konuya: Sesiniz çok güzel. Söylediğiniz şarkı veya türkü de güzel. Ama teknik açıdan zayıfsa: Yaptığınız videonun müziği kulakları tırmalar.
Bazı şarkılar, türküler ve onlara ses veren sanatçılar vardır. Bunlar zaman geçtikçe yıllanmış şarap gibi değerlenir. Ama o eserler zamanla aşınır ve o sesi dinlemek zor olur.
Aşınmış eserleri teknik açıdan düzeltmek mümkündür.
İşte bu YouTube kanalı aşınmış eserlerin ses izlerini aslına sadık kalarak onarmaktadır.
Bu YouTube kanalının işi: Kötü olanı iyi, iyi olanı daha iyi, güzel olanı daha güzel yapmaktır.
Teknik açıdan en kaliteli müziği dinlemek, en kaliteli sinema filmini izlemek isterseniz: Lütfen YouTube kanalıma abone olunuz.
POPÜLER YAYINLAR
-
Doktorun biri yeni bir muayene açmış, kapıya bir yazı asmış: - Vizite ücreti 100 lira, iyileştirmediğimiz hastaya beş mislini geri veriyoruz...
-
Allah, dünyayı yaratacağı zaman, ilk önce eşeği çağırmış ve demiş ki: - Ey eşek, sana 40 yıl ömür veriyorum. Bu süre içinde insanlara hizme...
-
Fizikçi, matematikçi, kimyacı, jeolog ve antropologdan oluşan bir heyet bir araştırma için arazide bulunuyormuş. Birden yağmur bastırınca, ...
-
İlkokul 5. sınıfta resim dersinde öğretmen demiş ki: - Çocuklar konu serbest, hepiniz hayvan resimleri çizin. 10 dakika sonra küçük Ahmet...
-
Kasabayı sel basmış. Sular giderek yükselirken, halk panik içinde kaçmaya baslamış. Kilisedeki herkes dağılırken, kaçmayan papaz demiş ki: ...
-
Adamım biri Afrika ormanlarında avlanırken yamyamlara yakalanmış. Yamyamlar adamı tuttukları gibi kabile reisinin huzuruna çıkarmışlar. Kabi...
-
Temel ile Fadime, kızları Emine'yi evlendirmişler. Düğünden sonra bir hafta geçmiş, ama yeni evlilerden hâlâ bir haber yokmuş. Bu durum...
-
Yeni mezun bir doğum doktoru, kasabada muayenehane açmış. Birkaç gün sonra biri gelmiş, onu doğuma çağırmış. Ertesi gün eve dönen doktoru, ...
-
İngiltere'yi gezmek isteyen Temel, İngilizce bilmediğinden arkadaşı Dursun'a sormuş: - Ula Tursun, İngiltere'ye cidince onlar...
-
Nasrettin Hoca yolda yürürken, biri ensesine öyle bir vurmuş ki, nerdeyse yere düşecekmiş, hiddetle dönüp bakmış; karşısında tanımadığı genç...









